22 Şubat 2018 Perşembe

Liberalizm Çıkmazı

Her gün Amerika'da ve Kanada'da uygulanan bu aşırı liberal düzenin hiç de denildiği gibi insan hayatını mükemmelleştirmediğine tanık oluyorum. Devlet her şeyden vergi aldığı halde hiçbir kamu yatırımı yok. Sokaklar evsiz insanlarla doluyken; hastalıklarla, fakirlikle savaşan toplum örgütleri gene halkın cebinden gelen ekstra yardımlarla ayakta kalıyor. Dünya ticaretine sömürüyle, zorbalıkla hükmeden bu ülkeler para yuvasıyken Kızılay marketlerdeki bağış kutularıyla besleniyor. Ulaşımdan sağlığa, eğitimden parklara, müzelerden bahçelere kadar her şeyin özelleştirildiği Kanada'da zengin Asya'lı tabaka hariç hayatından memnun pek de kimseyi görmedim. Attığınız her adım için para talep eden bir şirket ve vergi paydaşı devlet var.

Aynı şehir içinde bile tek bir ulaşım kartınızın olması yetmiyor. Çünkü devlet ihaleyle bir mahalledeki ulaşımı başka bir firmaya vermiş olabiliyor. Özel sektörü kısıtlayan hiçbir yasa yok. Bir şirketin önünden geçtiğiniz için arkanızdan fatura bile kesebilirler. X dolara aldığınız bir hizmet için zorunlu hizmet bedeli (oranını tamamen işletme belirliyor), zorunlu bahşis (en az %10), devletten 3 farklı vergi ile beraber en az 2X ödeyerek ayrılıyorsunuz. Bugün bir restaurant hamburgerimin içine "et" koyduğu için 3 dolar + vergi aldı. Çünkü işletme, hamburger menüsündeki fiyatların etsiz fiyatlar olduğunu müşteriye söylemek zorunda hissetmiyor. Buna adi yoldan kaptırarak para kazanma diyorum. Bunu birileri yapmaya başladığında maalesef tüm toplumda herkesi kazıklama iç güdüsü oturmaya başlıyor

Ar-Ge'de, sanatta, bilimsel araştırmada, üretimde, eğitimde her yerde etiği konuşabiliyorken, ekonomide tek tartışılan şey kâr maksimizasyonu olmamalı. Sadece kendi cebini doldurmaya çalışan insanların oluşturduğu bir dünyanın sürdürülebilirliği yok. İçi tamamen boşaltılmış, devletin varlık sebebini çöpe atıp, sadece şirketlerin ve politikacıların cebini dolduran, rekabetten daha çok tekelleşmenin arttığı bu "liberal" anlayışın gerekli yasal düzenlemeler olmadan hiçbir yere refah getireceğine inanmıyorum. 

2018 yılında Türkiye'de hala sobayla ısınan köy okullarının olduğunu bugün öğrendim. Röntgen cihazı olmayan hastaneler var. Halkın sırtına bindirilen bu kadar verginin iç güvenlik, diyanet, seçimler, kaldırım belediyeciliği gibi şeylere harcanmasını kabul etmiyorum. Liberal düzen kamunun verimsizliği ile savunulacaksa çözüm temel hizmetlerin aracı şirketlere devredilmesi olmamalı. Devlet, milyonlara hitap edecek bir hizmeti çok daha uyguna sağlayabilir.

Ve bizim gibi maliye politikaları Dünya Bankası gibi pek de "yerli ve milli" olmayan bir kurum tarafından belirlenen ülke ekonomilerinde, halk refahının artmasına dair bir ihtimal yok. Tamamen krediyle büyütülen özel sektör, yıllarca faiz ödeyerek kreditör kurumları besleyecek hale getiriliyor. Bu faiz yükü de tabiki halkın sırtına bitiyor. Dünya Bankasından (DB) borç alan bir devlet, kamu yatırımları konusunda bazı kısıtlamalarla karşı karşıya. DB, sizi uzun vadede refaha ulaştıracak eğitim ve sağlığa yatırım yapmanızı istemiyor. Bu borçlar köprü ve yol gibi yatırım vaatlerinin karşılığında veriliyor.

Gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme ivmesini artırmak adına kurulduğunu iddia eden bu kreditör kurumların hiçbiri sosyal devlet olma amacı güden bir ülkeye yatırım yapmıyor. Bu tür finansal MERKEZİ otoritelerle maalesef ne gelişmiş ne de gelişmekte olan ülkerde insanların hayatı iyileşmiyor. Kapitalizm daha da büyüyor, daha fazla üretiyoruz, tüketiyoruz ve çalışıyoruz fakat refah nerede?

Bu finansal çıkmazın üstesinden gelmenin tek yolunun da IMF, Dünya Bankası gibi MERKEZİ kurumların yerine kooperatif yatırım fonlarının oluşturulup Amerikan liberalizmine dayanan bir ekonomik sistemden çıkılması olduğunu düşünüyorum. 

Yoksa tamamen dışarıdan kontrol edilmesine izin verdiğimiz maliye politikaları (Düyun-u Umumiye'msi), betona ve asfalta yatırılan geleceğimiz, sorgulamaktan aciz yetiştirilen yeni nesil ile kendi taburemizi tekmeliyoruz.

14 Ocak 2018 Pazar

CHP, 2019 Seçimlerine nasıl hazırlanmalı?

AKP, 2019 seçimleri öncesi belediye ve il başkanları temizliğine başladığında, muhalefetin bunu demokrasi katliamı olarak nitelendirmesi medyada bir etki yaratmadı. Şahsen, aynı temizliğin CHP'de de yapılması gerektiğini düşünüyorum. Şart oldu.

Seçimden 1 ay önce afiş dağıtıp, il il gezmekle seçim kazanılmaz. CHP'nin karşısında 2019 stratejisi tamamıyla net olan bir iktidar var. CHP'nin de 2019 seçimleri ile ilgili noktaları bugünden koyması gerekiyor.

AKP'ye küsen Saadet, MHP'ye küsen ülkücüler, AKP'den soğuyan merkez sağ, Chp'nin Atatürkçü çizgisinden kopan söylemlerinden rahatsız sol seçmen. Önümüzdeki seçim gerçekten "kemik partici"'lerin değil, seçmenlerin seçimi olacak.

Bunu şimdiden görüp yatırım yapan partiler beklenmedik sonuçlar elde edebilir. Türkiye'de merkez sağı bu kadar güçlü kılan "tekel parti akp" realitesi artık çöpte. Fark yaratacak politika, demokrat kitleyi bir arada tutabilmek ve merkez oyları bir havuzda toplayabilmek.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Erdoğan'ın Uzlaşmaz Tutumunun Nedeni

ekşi sözlükten alıntıdır. yazar. uyumaz

"yıllardır takip ettim. her davranışının nedenini çözmeye çalıştım . ilk zamanlarda, üç adım geriden olanların nedenini anlayabilirken artık kendimi iyice geliştim ve bu adam ve danışmanlarını hangi hareketi ne elde etmek için yaptıklarını daha hızlı analiz edip anlamaya başladım. son olayı yorumlamam ise şöyle:

rte'nin en önemsediği ve takip ettiği ölçüm oy oranlarıdır. her hafta mutlaka bir anket masasına gelir. her önemli gelişmede hemen bir nabız yoklaması yaptırır. ve rotasını buna göre çizer. anketler onun politikalarının temel karar vericisidir, ve hata yapmasını engeller. seçim gecesi zaten +-1 farkla bildiği zaferinin balkon konuşmasına hazırlanır.
son anketlerde belirgin bir oy kaybı yaşıyor olmalı. bu düşüş iktidar yorgunluğu artı açılım nedeniyle olabilir. özelikle, miiliyetçi dindar tabanı mhp'ye kayıyor olma ihtimali çok yüksek. oy kayıpları, artık alt gelir gruplarına para aktararak da telafi edilemiyor. oy almanın en kolay yolu ise o eski mağduriyet soslu duygusallığı hedef kitlesine aktarabilmekte. ama eskidenki gibi, sahte mağduriyetler uydurduğu zamanlar çok çok geride kaldı. algılar, gaddar hükümdar rolüne çoktan alıştı. seçimlere 10 ay kalmışken çok acil yeni mağduriyet alanlarına ihtiyacı var. din, vesayet, suikast gibi konular en verimli oy toplayan konulardır. bunların sağlam tabanını, hikayesi de oluşturabilirse, yine o şaşalı %50 oy oranlarına erişecektir. bu nedenle bu taksim gezi parkı olayını gördüğü anda kafasında ampul yandı. buradan toplumun farklı kesimlerini gerip arada oluşacak sürtünme sırasında bir çok yeni mağduriyet konuları elde etmek istiyor. yılların deneyimiyle artık bundan emin gibiyim. özellikle süreci uzatmaya ve bir olay yaşanmasını gözlüyor. son fatih altaylı röportajında aslında kendini çok açık etti. öncelikle suadiye kuran kursunda bir kız öğrenciye esnaf istediğini vermemiş dedi, ama çok zayıf çıktı sesi - o kuran kursu evime 500 metre ve 15 yıldır orada duruyor. bölgenin sahip çıktığı bir yer. böyle bir olay yaşanmış olması çok da mümkün değil - sonra eylemciler için, bunlar ergenekon uzantısı dedi ki ergenekon işini bitti diyen kendisiydi. konuyu tekrar açıp, iktidarlarını engellemeye çalışan hayali kesimler olduğu duygusunu vermeye çalışıyor. bir de suikast işi var ki, tam komedi. akp kaynaklı resimlerde de gördüğüm yeni bir propaganda konusu:
resimler ve altında adlarıyla tam olarak şöyle:
menderes asıldı
özal zehirlendi
rte ?
yani buradan da bir mağduriyet aranıyor. şimdi özal'ın, neden bir tek delil olmamasına karşın, zehirlendi diye savcının dava açmasını anlayabiliyoruz. bu bir seçim propagandasının sac ayağı. - bunu yaptı diye bir subay içeride, yazık -
sonuçta, acilen bir mağduriyet konusu bulup, bunu sömürüp eski kitlelerini sandıkta toplayamazsa, tek başına iktidar bile elden gidebilir. ya da istanbul belediyesini kaybedecek. - ki iktidardan düşmek kadar ağır bir kayıp -

örnek verirsek, laik dindar kavgası çıkarsa, oyları tekrar konsolide olacak, o kadar çok kavga çıksın, kan aksın istiyor ki. o nedenle etrafındaki dezenformasyon timleri, sürekli olarak, camide içmişler. yok allaha küfretmişler, türbanlıya saldırmışlar gibi mağduriyet zemini oluşturacak olaylar bulmaya çalışıyor. kimse daha tuzaklarına düşmedi. eğer seçimlere kadar, askeri vesayet, din istismarı, suikast planı bulamazsa işi bu sefer epey zor. uzlaşmayıp sürekli tahrik etmesinin de tek nedeni bu. yani bu kadar ölü, bu kadar yaralı bu kadar kaos sadece ve sadece oy için. ölüden, nefretten beslenen akbaba gibiler.
kimse buna imkan vermemeli. kimse başka insanları ötekileştirmemeli. hiç bir konuda karşıdaki insanın değerlerine, inançlarına hakaret etmemeli, kimse birbirine müdahale etmeden saygı duyarak yaşamalıdır. . toplum zeminde birbirine yaklaşırsa bu diktatör de yok olur gider."

19 Mayıs 2013 Pazar

31 Mayıs 2011 Akp Hopa Mitingi

ekşi sözlükten alıntıdır. yazar: hergiristesifresiniunutanadam

"otobüs hızlanıyor, kapısı açık otobüsteki adam da düşüyor, arkadan gelen koruma arabası adamı eziyor. taştan olmuyor yani adamın başına gelenler.

kendimizi kandırmayalım. orada bir tek güvenlik gücünün tırnağı dahi kırılmasaydı, tek bir kimse bile eline taş almasaydı; çıkıp bu kez de "pet şişeleri devletin arabasına attılar" diyecektiler. siz de çıkıp yine "bu nasıl protesto" diyecektiniz.

orada insanlar "hes istemiyoruz" diyerek derelerine sahip çıkmak istiyorlar. polis de pankart açtırtmıyor ve saldırıyor. olaylar alıyor başını gidiyor.

bir tane adam ölüyor.

ama siz öleni konuşmuyorsunuz. siz ısrarla "taşların öldürme ihtimalleri"ni konuşuyorsunuz. farkında olmadan ya da üstü kapalı olarak diyorsunuz ki "hakkettiler". amerika ırak'a girdiğinde, israil filistin'e girdiğinde, libya'da suriye'de sokak göstericileri tek tek vurulduğunda "ama onlar da taş atıyorlar" diyerek ölümleri meşrulaştıran faşist, emperyalist, yoz politikaların temsilcilerinden farklı bir şey yapmıyorsunuz. 

sanki insanlar taşsız, sopasız, pankartsız ortaya çıksalar konuşmalarına izin veriliyormuş gibi bir hava yaratıyorsunuz.

buyrun izleyin: http://www.bighaber.com/…a-catisma-video-10426.html

bakın bu video'da araca yaslanıp taciz edilen o kadın bir avukat.
sonrasına itilip kakılan oradan geçen bir vatandaş.
daha sonra saçından sürüklenenler yapılan muameleye tepki gösteren sokaktaki izleyiciler.
isyan edenler gözlerine ısrarla biber gazı sıkılan kamera muhabirleri.
bakın orası ankara, kızılay. polis dolu. ortada taş atan yok. ama önüne geçen tartaklanıyor, gözaltına alınıyor.

şimdi ne diyeceksiniz? "taş atabilirlerdi" mi diyeceksiniz?

hopa'da halka saldıran bir grup falan görmedim. eminim, bu olsaydı videosu şimdiye elli kere basına verilirdi. ama halkı korumak üzere görevlendirilen insanların halka saldırdığını görüyorum. g.t kadar ilçede binlerce insan yekvücut, bunu görüyorum.

bir insan öldü. ve ölüm nedeni "gaz". "gerekli önlemi alın" diyen başbakan, "gerektiği kadar sert müdahale edilmedi" diye emniyet müdürünü görevden alan içişleri bakanlığı. ben bir şey söylemiyorum, soruyorum, kimi sorumlu tutsun hopa'lılar?

sizin haksızlık algınız otobüslerin camlarının zarar görmesinden mi ibaret? sizin için bir insanın ölmesi haksızlık değil mi?

ağzını açamayan, geceleri evleri basılan, beli kırılıp hastanelik edilen, gazlanan, coplanan, fişlenen, kelepçelenen bu insanlar bunca eziyeti göze alıp "derelerimizi sattırmayacağız" dediklerinde ölebiliyorlar ve bunu küçümseyen siyasetçiler çıkıyor. sizin haksızlık algınıza bunlar girmiyor mu?

hayal ettiğiniz dünya, sırf olay çıkmasın diye herkesin susup biat ettiği bir yer mi?"


13 Mayıs 2013 Pazartesi

Orda bir köy var uzakta ..


o köy, yıllardır uzakta, yıllardır gitmiyoruz, yıllardır görmüyoruz ama bizim köyümüz. o köyün orada olduğundan, yani yerli yerinde ve var olduğundan nasıl eminiz peki? sonuçta o köy yerle bir olmuş olabilir mesela, bir depremle, bir selle... insanları bulaşıcı bir hastalıktan kırılmış olabilir... veya en başından beri öyle bir köy hiç olmamış olmayabilir.

bu deli saçması sahiplenme içinde, o köyün varlığına olan inancımız elbette oradan gelen haberlere bağlı. nasıl ki shrödinger’in kedisinden haber alamadığımız sürece, yani kutusu kapalı durdukça, o kedi hem diri hem ölü olabilirse, hakkında hiçbir haber almadığımız o köy hem var, hem de yok olabilir.

haber almasaydık roboski’de ölenler hiç olmayabilirdi mesela, haber almasaydık afyonkarahisar’daki cephanede patlayanlar hiç olmayabilirdi, haber almasaydık reyhanlı’daki saldırı hiç olmayabilirdi. yani haber alabilmemiz, yani basın, bizim hayat sorgumuza bir cevap, ölü mü yoksa diri mi soru işaretlerimizde bir netlik demekti, hala da öyle. fakat reyhanlı olayında koca bir sansür, koca bir yasak, koca bir baskılama hüküm sürmekte. basın yok ediliyor, iletişim kesiliyor. yani gelen basın yasağı ile o uzaktaki, hiç gitmediğimiz, hiç görmediğimiz ama inadına bizim olan o köy bir bilinmezliğe, bir meçhullüğe dönüşüyor. olay yerine giden muhalefet partilerinin millet vekillerinin önünü polisler kesiyor, görüntü kaydeden basın mensupları tutuklanıyor. başka bir deyişle patlamayla yanan ciğerler, akp’nin o müthiş özgürlük ve demokrasisiyle dağlanmaya devam ediliyor. insanların hayatları, ölümleri ve yaralanmaları üzerine politikacıların doğruluk sağlaması yapamadığımız kurmaca gerçeklikleri inşa ediliyor. hükümeti aklayacak, savaşa rıza çıkartacak, insanları öldürecek, insanları öldürtecek, acılarla dalga geçecek, kaçak, çarpık, kurmaca inşaatlar...

bütün bu rezillik kıyasıya sürerken http://peacerequest.net/ sitesinde bir grup insan, shrödinger’in kutusunu aralamak için ellerinden geleni yapıyor. hakiki basına düşen sivil itaatsizliği, hakiki topluma düşen sivil itaatsizliği yerine getiriyor. dünyanın geri kalanını kendilerinden ve reyhanlı’daki gerçeklerden haberdar ediyor. hakikati bize aktarıyor.

bir de derbi, dizi, magazin, osmanlı soslu tarih programları, sıra geceleri ya da sadece ve sadece hükümet açıklamaları yayınlayanlar var. hakikatin peşine düşmek aklına bile gelmeyenler... hakikat umurunda olmayanlar... o insanlardan tek bir ricam, bir ayna karşısına gidip ve gördükleri surata tükürmeleri çünkü bilin ki reyhanlı’da ölen ve yaralanan herkesin kanı sizin de elinizde ve bilin ki biz o köye gitmek, biz o köyü görmek, biz o köyü bilmek istiyoruz. çünkü o köy bizim köyümüz.

29 Ekim 2012 Pazartesi

28 Ekim - Bakanların yuhalanması terbiyesizlik mi ?


Selam dostlar,

Tenis turnuvası öncesi açılış seramonisinde bakanların yuhalanması - uluslarası medya önünde - terbiyesizlik olarak nitelendirildi. Birincisi; sadece bakanlar değil,  Kadir Topbaş da yuhalanmıştır, bu yüzden akepelilerin yuhalanması denmesi daha mantıklıdır.

Ayrıca  uluslararası toplantıda zirvede saatlerce ayar yedikten sonra van minit yu mast, van minit diye bağırınca rezil olunmuyor da halk demokratik tepkisini gösterince mi rezil olundu dostlar? Uyduruk sellerde devletin yaptığı evlerde insanlar öldüğünde rezil olmadık mı ? Rezalet görmek isteyenler açıp kıçlarına baksınlar.

Olayın rezalet olmadığı, tepkinin kime gösterildiği zaten "akp show" bitip sporcular anons edilmeye başlandığında otomatikman yuhalamanın kesilip alkışın başlamasından anlaşıldı. Sporcular dahil herkes neyin ne olduğunu anladı. 

Zaten spikerler arası durum değerlendirmesinden de anlaşılacağı üzere :

A- have you noticed the jeering during the ceremony?
B- yea i guess those guys really hate those politicians.

çeviri:

- törendeki yuhalamayı farkettin mi?
- evet sanırım o politikacılardan gerçekten nefret ediyorlar.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Nirvana

"the man who sold the world" çalıyordu kafamda, trafikte duran ciplerin yanından usulca yürürken. yine ay sonuna bir haftadan fazla bir süre varken sıfırı tüketmiştim. evden para istesem, "fatura almasak kaça olur" diyen müşteri gibi "nasihat almasak kaça olur?" diye pazarlığa girişsem, ek kaynaklarla idare ederdim belki ama her ay aynı teraneyi yaşamaktan da sıkılmıştım. kendi partisinin mitinglerine devletin uçağıyla giden adamın uçak yakıtını ödüyorum dostlarım, o kadar fakir sayılmam. 19 yaşındaki türbanlının cipindeki benzinin de bir kısmını karşılıyorum. 3 günde bir fatura gelir eve, 10 tane faturadan payıma ne kadar vergi düşüyorsa tıkır tıkır öderim. demokrasinin görkemli seçimlerinin parlak afişleri için de cebimdeki parayı veririm, istemesem bile çalarlar. gasp deyip suç duyurusunda bulunsam, alırlar merkeze "düzeni bozmaya çalışmaktan." sesimi yükseltirsem, biber gazı gelir ciğerime. polisi değil ama ciğerimi severim. devlete borçlu doğduğumdan, hesabım ödemekle kapanmaz. dünyayı satsam ancak karşılarım derken, çalıyordu işte şarkı. nirvana, her zaman yaptığı gibi yine nokta atışıyla vurmuştu beynimi tam ortasından.

istemediğim kadar çok çalışıp da istediğim şeyleri elde edememem, rızam olmadan benden bir sürü şeyin araklanması da tecavüze uğradığımı hissettirdi. manevi tazminat davası açsam, suçlusu yine ben olurdum. mağdur durumda olup da bunun giderilmesi için çaba gösterirken daha fazla mağdur olmak, her ülkede başa gelebilecek bir olay değil. "sen türkiye'sin, çok düşünme bunları" dediğim an, rape me başladı. fiili tecavüz eden yaşlı sapıkların alenen kollandığı bir ülkede, 14 yaşındaki bir kıza salyalarını bulaştırmaktan daha kötü olan tek şey sorgulamaktır. "din kisvesi adı altında ne kafa siktiniz, ümmetinizi ne kolladınız, inandığınız allah önce sizin belanızı versin" demek gerçek hayatta mümkün değildir, altı üstü bir internet sitesinde, bu entrynin götümüze girebilir gerekçesi ise silinmeyeceğinden bile emin değilim. devletin benden aldığı onca paraya rağmen verdiği tek hizmet, korkudur. sadece bende değil arkadaşım, aynısı sende de var. sindirilmiş bir milletin, sesini ancak bir sitede çeyrek yükseltebilen neferleriyiz. öğretmekten ziyade ezberletmekten yana olan eğitim sisteminin, karşısındakine saygı göstermeyi bırak, kendi düşüncesini bile savunmaktan aciz kadavralarıyız.

sözlükte yıllardır görüyoruz, adam başkasından bahsederken " bilmem ne yapan orospu çocukları" gibi başlık açıyor. daha ikinci entryde tam karşı görüşte olan bir başkası girişiyor bu sefer "önce kendilerine bakması gereken orospu çocuklarının tespitidir" diye. al birini vur ötekine, cahil kutuplaşmanın binlerce başlıkta incelenmesi. hiçbir şeyi düzeltmeye ya da başkasının omuzlarına basıp yükselmeye çalışmıyorum. artık "bana ne" demeyi öğrendim, sadece kendimden sorumluyum. yaptığım her şey, okuduğum her kitap, gittiğim her film, tiyatro, düşünce, müzik sadece kendimi geliştirmek için. mahşer gününde, bana hesap soracak tanrıya bile gider yapacak kadar hazırcevap olmak amacındayım. "önce sen hesap ver, başkaları adını kullanarak, milyonlarca insanı fakirliğe, açlığa, çaresizliğe sürüklerken ne yapıyordun?" diye soracağım. "her şeye gücün yetiyordu da, tüm iyi niyetli insanlar rezil olurken, kötüler kazanırken, ne halt ediyordun da şimdi benden hesap soruyorsun" diyebilmeliyim. düşüncelerimin köşesi sivrilmeye başladığında, kanamamak için something in the way dinler, yoluma devam ederim. nirvana sakinleştirir, öfkelenmem gerektiği zaman ise bunu tetikler.

dinlemeye başlayalı uzun süre oldu, her durumuma göre bir şarkıları hep vardı. evdeki sony müzik setinden walkmene, discmanden mp3 çalara kadar bir çok şey değişti; bu adamlardan aldığım lezzet değişmedi. aylarca dinlemediğim zamanlar oldu, başka gruplar geldi geçti, insan sesi duymak istemeyip klasik müzikle haşır neşir olduğum dönemler de yalan değil ama içlerindeki net öfke ihtiyacım olduğu zaman hep yanımdaydı. come as you are dinledim insana ihtiyacım olduğu zaman. onları kırdığım zaman all apologies. pennyroyal tea niyetine devirdim biraları, sevdiğim kız başka şehirde telefonuma cevap vermezken delirip where did you sleep last nightı çevirdim sabahlara kadar. içimdeki her duygunun süssüz, gösterişsiz, alımsız yansımasıydı nirvana. ne bir ergenlik bunalımı, ne de arayış. ulaşmam gereken nokta, zirvedeyken duyacağım huzurdu.

"and if you save yourself
you will make him happy"

sappy şarkısının ilk iki dizesi. yani diyor ki; herkes kendini kurtarırsa, tanrı bile mutlu olur. herkes kendini geliştirirse, herkes okursa, herkes düşünürse tanrıya ihtiyaç kalmayacağından, o da kafa dinler.

ekşi sözlük - mies - nirvana @111