Her gün Amerika'da ve Kanada'da uygulanan bu aşırı liberal düzenin hiç
de denildiği gibi insan hayatını mükemmelleştirmediğine tanık oluyorum.
Devlet her şeyden vergi aldığı halde hiçbir kamu yatırımı yok. Sokaklar evsiz insanlarla doluyken; hastalıklarla, fakirlikle savaşan toplum örgütleri gene halkın cebinden gelen ekstra yardımlarla ayakta kalıyor. Dünya ticaretine sömürüyle, zorbalıkla hükmeden bu ülkeler para yuvasıyken Kızılay marketlerdeki bağış kutularıyla besleniyor. Ulaşımdan sağlığa, eğitimden parklara, müzelerden bahçelere kadar her
şeyin özelleştirildiği Kanada'da zengin Asya'lı tabaka hariç hayatından
memnun pek de kimseyi görmedim. Attığınız her adım için para talep eden
bir şirket ve vergi paydaşı devlet var.
Aynı şehir içinde bile tek bir ulaşım kartınızın olması yetmiyor. Çünkü
devlet ihaleyle bir mahalledeki ulaşımı başka bir firmaya vermiş
olabiliyor. Özel sektörü kısıtlayan hiçbir yasa yok. Bir şirketin
önünden geçtiğiniz için arkanızdan fatura bile kesebilirler. X dolara aldığınız bir hizmet için zorunlu hizmet bedeli (oranını
tamamen işletme belirliyor), zorunlu bahşis (en az %10), devletten 3
farklı vergi ile beraber en az 2X ödeyerek ayrılıyorsunuz. Bugün bir
restaurant hamburgerimin içine "et" koyduğu için 3 dolar + vergi aldı. Çünkü işletme, hamburger menüsündeki fiyatların etsiz fiyatlar olduğunu
müşteriye söylemek zorunda hissetmiyor. Buna adi yoldan kaptırarak para
kazanma diyorum. Bunu birileri yapmaya başladığında maalesef tüm toplumda herkesi
kazıklama iç güdüsü oturmaya başlıyor
Ar-Ge'de, sanatta, bilimsel araştırmada, üretimde, eğitimde her yerde
etiği konuşabiliyorken, ekonomide tek tartışılan şey kâr maksimizasyonu
olmamalı. Sadece kendi cebini doldurmaya çalışan insanların oluşturduğu
bir dünyanın sürdürülebilirliği yok. İçi tamamen boşaltılmış, devletin varlık sebebini çöpe atıp, sadece
şirketlerin ve politikacıların cebini dolduran, rekabetten daha çok
tekelleşmenin arttığı bu "liberal" anlayışın gerekli yasal düzenlemeler
olmadan hiçbir yere refah getireceğine inanmıyorum.
2018 yılında Türkiye'de hala sobayla ısınan köy okullarının olduğunu
bugün öğrendim. Röntgen cihazı olmayan hastaneler var. Halkın sırtına
bindirilen bu kadar verginin iç güvenlik, diyanet, seçimler, kaldırım
belediyeciliği gibi şeylere harcanmasını kabul etmiyorum. Liberal düzen kamunun verimsizliği ile savunulacaksa çözüm temel
hizmetlerin aracı şirketlere devredilmesi olmamalı. Devlet, milyonlara
hitap edecek bir hizmeti çok daha uyguna sağlayabilir.
Ve bizim gibi maliye politikaları Dünya Bankası gibi pek de "yerli ve
milli" olmayan bir kurum tarafından belirlenen ülke ekonomilerinde, halk
refahının artmasına dair bir ihtimal yok. Tamamen krediyle büyütülen özel sektör, yıllarca faiz ödeyerek kreditör
kurumları besleyecek hale getiriliyor. Bu faiz yükü de tabiki halkın
sırtına bitiyor. Dünya Bankasından (DB) borç alan bir devlet, kamu yatırımları konusunda
bazı kısıtlamalarla karşı karşıya. DB, sizi uzun vadede refaha ulaştıracak
eğitim ve sağlığa yatırım yapmanızı istemiyor. Bu borçlar köprü ve yol
gibi yatırım vaatlerinin karşılığında veriliyor.
Gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme ivmesini artırmak adına kurulduğunu
iddia eden bu kreditör kurumların hiçbiri sosyal devlet olma amacı güden
bir ülkeye yatırım yapmıyor. Bu tür finansal MERKEZİ otoritelerle maalesef ne gelişmiş ne de
gelişmekte olan ülkerde insanların hayatı iyileşmiyor. Kapitalizm daha
da büyüyor, daha fazla üretiyoruz, tüketiyoruz ve çalışıyoruz fakat
refah nerede?
Bu finansal çıkmazın üstesinden gelmenin tek yolunun da IMF, Dünya
Bankası gibi MERKEZİ kurumların yerine kooperatif yatırım fonlarının
oluşturulup Amerikan liberalizmine dayanan bir ekonomik sistemden
çıkılması olduğunu düşünüyorum.
Yoksa tamamen dışarıdan kontrol edilmesine izin verdiğimiz maliye
politikaları (Düyun-u Umumiye'msi), betona ve asfalta yatırılan
geleceğimiz, sorgulamaktan aciz yetiştirilen yeni nesil ile kendi
taburemizi tekmeliyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder